2019/09/17 at 12:36 AM
Banner Top

Öncelikle şunu belirtelim ki, bu koşullar altında Göztepe’nin Başakşehir’e yenilmesi gayet normaldi. Neydi koşullar?

Öncelikle kadro farkı… Gerçekten müthiş bir kadro… Savunmada Epureanu’dan tutun da, orta alanda Edin Visca, Gökhan İnler, İrfan Can Kahveci, ilerde Bajic… Hele o Mossoro…

Düşünün Adebayor gibi adam yedek, Kerim Frei, Emre, Uğur Uçar da öyle.

Başakşehir, Süper Lig’de deplasmanda oynadığı son 5 maçın sadece birinde gol yemiş. Yani sadece hücumu durdurmak değil, savunmayı da aşmak başlı başına bir dert.

Fenerbahçe’nin tehlikeli bölgenin ucunda yer aldığı, Galatasaray ve Beşiktaş’ın sıralamadaki yerlerine karşın, mehter takımı gibi iki ileri bir geri gittiği ligde, 13 maç 30 puan ve bitime 4 hafta kala, Kasımpaşa’nın da 5 puan önünde, neredeyse yolu yarılamış bir ekip. İstikrarını sürdürdüğü takdirde, mevcut istikrarsız lig ortamı da göz önüne alındığında,  belki de ligin yeni şampiyonuna yenilmiş olacak Göztepe…

Göz Göz için İstanbul maçları geçen yıl  adeta korkulu bir rüya olmuştu. Bir o kadar başarılı geçen bir önceki sezonda aldığı 7 yenilginin 5’ini İstanbullular’dan almıştı Göztepe.

Bu yıla bakarsak, Galatasaray’dan İstanbul’da alınan tek gollü yenilginin ardından, İzmir’de gelen Fenerbahçe ve Beşiktaş galibiyetleri çeteleyi biraz düzeltmiş, arada yaşanan Kasımpaşa kabusu ise fobinin gizliden gizliye sürdüğünün göstergesi olmuştu.

Bu karşılaşma bu açıdan da önemliydi. Göztepe’nin Süper Lig’deki ilk sezonunda, güç dengesi olarak kendinden üstün ekipler ve özellikle de İstanbul takımları karşısında naçar kaldığını, bu maçlarda, deyim yerindeyse kendini aşamadığını “Sağlık olsun, ilk yılda  bu kadarı da yeter” diyerek, biraz  burularak içimize sindirmiştik.

Evet, Göztepe bu gibi ekipler karşısında kendini aşmalıydı, ama nasıl?

Öncelikle çok iyi bir presle, rakibi, kendinizin birinci, rakibin üçüncü bölgesinden uzak tutmanız gerekiyor. Özellikle de çok teknik oyunculara sahip, Başakşehir gibi takımlar karşısında, rakibin pas kanallarını tıkamak çok önemli. Savunmada mümkün olduğunca hata yapmadan oynamak, gerisini Beto’ya havale etmek… Orta alanda cansiperane bir presle, hem top yaptırmamak, hem de kapılan topları hızla gol bölgelerine aktarıp, girilecek az ama öz pozisyonları, mümkün olduğunca boşa harcamamak… Kağıt üzerinde yazması kolay da sahada uygulaması zor.

Bu reçeteyi kolaylaştıracak futbolcular gerek, özellikle de oyunun kilidi orta alanda…

Ama nedense birden parlayan Alpaslan’ın da zaman zaman kesik yediğini görüyoruz. Alpaslan savunmada kestiği yerden ve kafa toplarının yanısıra çok güzel şut denemelerine girişmişti. Kafamızda “Göztepe’nin 10 numarası” imajını çizen dış patentli bu oyuncu için, rotasyonun sebebi, (bizim bilmediğimiz bazı durumlar söz konusu değilse) bize göre garip ve gerçekten merak konusu…

Halil, kanatlarda önünde boş alan bulduğu anlarda etkin. Ama daha iyi orta yapması gerek. Bizi hayran bıraktığı o güzel gol vuruşunu da sıklıkla denemeli. Halil’in kısa boyu ile yaşadığı fizik dezavantajını avantaja çeviren çabukluğunu pas kanallarına entegre etmesi ve şutu ihmal etmemesi gerek.

Gerome, çalışkanlığı ve paylaşımcılığı ile ilk geldiği zaman olumlu sinyaller vermişti. Ne var ki onun da sıkışan oyun yapısı karşısında iyi beslenemediğini, oyundan soğuduğu için de, önüne gelen nadir fırsatları, yeterince iyi değerlendiremediğini gözler olduk.

Yasin ise hayranlık uyandıran bireysel yeteneklerini kullanıp, takımın gol yükünü omuzlamasına karşın, bazı pozisyonlarda bireysel davranıyor. Uygun durumdaki arkadaşlarının çok daha kolay gole çevirebileceği pozisyonları zor hamlelerle harcıyor. Yasin bu handikapını da aşıp her pozisyonda iyi ya da kötü vurmak yerine, biraz da assist yapmayı denerse, piyasasını dörde beşe, Göztepe’nin gol sayısını da ikiye katlayabilir.

 

Bunları Başakşehir karşılaşması özelinde konuşmak belki yersiz. Hele bir de zaman zaman şiddetlenen yağmuru ve ıslak zemini de göz önüne aldığımızda, görünen köy klavuz istemiyor. Yine de VAR’la gelen penaltı skorda dengeyi erken değiştirmese, oyundaki denge de korunabilir, Göztepe sabırlı bir oyun stratejisi ise güç, belki de imkansız olanı başarabilirdi.

VAR’dan yana Göztepe’nin kısmeti yok. Titi’nin ince “topuk talaşını” çıplak gözle görmek olası değildi ama, VAR’da incelendiğinde de kararın haklılığı ortaya çıktı. Ne var ki Bülent Yıldırım aynı duyarlığı Castro’nun şutunda Başakşehir defansının doğrudan eline çarpan topta gösteremedi. Bu Başakşehir karşısında bir gol ne getirirdi, bilinmez. Ama Yıldırım gibi deneyimli bir hakemin bu açık penaltı için VAR’a bile gitmemesi, maçın ve dolayısıyla Süper Lig’in kaderini doğrudan etkilemesi Türkiye’nin hakem sorununu bir kez daha gözler önüne serdi.

Tüm bunların yanısıra Başakşehir presinin gerçekten bunaltıcı olduğu bir kez daha gördük.  Abdullah Avcı da Göztepe’yi iyi etüt etmiş.  İkinci gol de Emre’yle başlayan bu presin ürünü oldu. Halil’in de bundan ders çıkarması gerek.  Hücuma çıkarken kaptırılan topların, birer saatli bomba olduğunu  gözden kaçırmamalı, savunmaya yardımcı olan hücumcular. Bazan kaş yapalım derken göz çıkıyor bu tür pozisyonlarda.

Özetle, Göztepe’nin bu tür maçlarda sonuç alabilmesi için kendini aşması gerek. Diğer maçlarda çok hissedilmese de, bu tür  maçlarda Göztepe’nin bir oyun liderine, makinenin dişlilerini çevirecek , oyunu yönlendirip Göztepe’nin gizli silahlarını ortaya çıkaracak, nihayetinde orkestrayı yönetecek bir maestroya gereksinim ortada.

Göztepe deyim yerindeyse “beyaz atlı prensini” bekliyor.

Tabi iş yine Sepil’in cebine bakıyor.

 

Banner Content
Tags: ,

Related Article

0 Comments

Leave a Comment